EglenceMax Paylaşım Forumu
EgleneMax Foruma Hoş Geldiniz.



  • Forumumuzun Gelişebilmesi için Lütfen Üye Olunuz ve Paylaşımlarda Bulununuz.


  • Forumumuzu Arkdaşlarınıza Öneriniz.


  • Konu Paylaşımlarında Bulunursanız Yetkili Bile Olabilirsiniz.


  • Sitemizde Grafik Desteği Bulunmaktadır.
[center]>>>LÜTFEN FORUM ÜYE OLUNUZ<<<
>>FORUMU ARKDADAŞLARINIZA ÖNERİNİZ<<<

[/center]

EglenceMax Paylaşım Forumu


 
AnasayfaAnasayfa  KapıKapı  SSSSSS  AramaArama  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  Oyun Salonu  
Forum Kurallarını Okumak İçin TIKLAYIN   Yönetim Kadrosunu Görmek İçin TIKLAYIN   Sende Yönetime Katılmak İstiyorsan   TIKLA   Kırık Link Bildirimi İçin TIKLAYIN    Hide Eklentisi İçin TIKLAYIN    Ayın Üyesini Görmek İçin TIKLAYIN   Yetkimi Ne İçin Aldınız ? Tıklada Gör !



Paylaş | 
 

 Kinght Online Hikaye

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Admin
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi
avatar


Cüzdan
Altın Altın: SınırsıZ
Para Para: SınırsıZ

MesajKonu: Kinght Online Hikaye   C.tesi Ocak 23, 2010 4:14 pm

Giriş : Carnac Dünyası
Milenya dönemi öncesinde, zamansız enerjiler maddeleşmeye başladı ve
kilden bir yapılanma oluşturarak, onu hayata geçirecek sihirli sözü
bekleyerek uzayın sonsuz boşluğunda dalgalanmaya başladı.
Bu yapılanmanın dış tarafındaki, küçücük bir güç yumağı çözüldü ve tek başına bilinç kazandı.

Amaçsızca etrafta dolaşan bu kütle, çözülmeden sonra bir yıldız haline
gelmişti; bilinçli Logos, hayat yaratmak için onu kendine aldı.
Günlerce ona şekil verdi ve Canac’ı oluşturmak için derin vadiler,
yüksek dağlar ve masmavi gökyüzü yaptı.

49 gün içerisinde kayaları yararak akan su yarattı, vadileri onunla
doldurdu ve okyanusları yarattı. Kısa sürede Carnac Turkuaz renkli
mücevhere benzeyen görkemli bir dünyaya dönüştü. Her halükarda Logos
fark etti ki, görkemli nehirler, okyanuslar ve göller canlı gibi
hareket edebiliyordu fakat taşlar, kayalar, dağlar cansızdı.

Logos, kil kümesinden kalan enerji ile, dağlara şekil vererek hayatı
yarattı. Yarattığı balıkların suda yüzmesi çok hoşuna gitti ve ağaçlar
onun favorisi olan nemli ortamı sağladı. Ve sonunda kendisine benzeyen
insanlar yaratmak istedi ve çok fazla güçç harca***** Carnac’ı onların
ihtiyacına cevap verecek şekile getirdi ve daha sonra muhteşem
nehirlerin kenarına insanlığı oluşturacak tohumlar bıraktı. Orada
istedikleri herşeyi bulmakta başarılı olacaklardı.

Bir süre için herşey yolundaydı. Logos artık hoşnut bir tanrıydı.
Yarattıkları ise mutlu ve onlara bağışlanan topraklarda başarılıydı.

Oysa çözülmenin başlangıcı çok yakındaydı

Hayalindeki insanlığı yaratmanın telaşı içerisinde bir parça kili
kullanmayı unutmuştu. Unutulmuş kil parçası güzel bir şeye
dönüştürülmeyi düşleyerek karanlık vadilerin kuytuluklarında asırlarca
bekledi.

Başlangıçta çok sabırlıydı.

“Logos’un benim için özel planları olmalı” diye düşünüyordu. Belkide beni neye dönüştüreceğine henüz karar vermedi".

Ancak her bilinçli varlık gibi onun da sabrı gün geçtikçe tükendi ve
her tükenişte bir parça büyüdü. Dünyanın geniş çatısı altında,
Logosunkinden çok farklı olmayan bir bilinç verilerek yaratılmıştı ve o
kil parçası kendisinin de mevcut olan yaşamın içerisine katılmasını
istiyordu. Unutulmuş olmanın verdiği öfke ile her geçen gün parça parça
biraz daha büyüdü ve şekillenerek gelişti.

Zaman içerisinde Logos unuttuğu o parçayı hatırladı ve kendisine
çağırdı ancak çok geçti çünkü kendisini Patos olarak isimlendiren
bağımsız bir varlık oluşmuştu. Bu bağımsız varlık kendisini Patos
olarak isimlendirdi ve kendisinin hissettiği terk edilmişliği ve acıyı
Logosun da yaşamasını istedi.

Artık Logosa rakip olmuştu ancak Logosun dikkatlice yarattıklarının tam
tersine içerisinde aşk, arzu ve merhamet duygularından yoksundu. Patos
ilk intikam olarak Logosun ilk başlangıçta yarattığı doğal oluşumu
değiştirdi.

Patos’un bu ilk intikamı nedeni ile 4 mevsim, gece ve gündüz, yaşam ve
ölüm gerçekleşti. Patos için bu yeterli değildi. Bir avuç dolusu kum
alarak bunları içgüdü, his ve günah duyguları ile doldurarak Logos’un
yarattığı dünyaya doğru savurdu ve savurduğu her bir zerre insanların
içerisinde tohumlandı. Bunun sonucunda insanlar Logos’a yüz çevirerek
ondan uzaklaşmaya başladı. Günahı, şehveti öğrendiler ve yok etme ve
hükmetme duyguları ile doldular.

Logos’un Patosu durduracak gücü kalmadı


Bölüm I : Kaosun başlangıcı

Patosun dünyayı değiştirmesinden bir süre sonra, iki tanrı arasındaki
bu oyun nedeniyle Logosun başta arzuladığının dışında ölüm ve yaşamın
başlaması olumsuz bir ortam geliştirdi çünkü ölüm yokken Logosun yeni
yaşamlar yaratmasına gerek yoktu. Bu Logosun yaratıcılığının,
sonsuzluğunun ve görkeminin kabul edilmesiydi. Ancak bu gidişatın kötü
bir şekilde değişmesi sonucunda, kaybolan hayatların yerine yenisinin
getirilmesi gibi bir iş çıkmıştı. Halbuki Logos yaşamı yaratırken bunu
kontrol altına almamıştı. O nedenle bütün bu görevleri yerine getirmesi
için yeni bir tanrı, hayat Tanrıçası Akara’yı yarattı.

Birbirinden iki farklı ve birbiri ile çekişen tanrı Logos ve Patos’un
aksine, Akara sakin, kararlı ve yaşayan her canlı ile ilgilenen bir
tanrıçaydı. Yaşlanıp yok olanların yerine yenilerinin gelmesini ve
büyüyüp onların yerini almasını sağladı. Onların yeryüzünde yaşamaları
gerektiğini anladı, gerçek yaratıcıları kendisi olmadığı ve
yarattıkları kendisine saygı göstermediği halde onları sevmeyi öğrendi.

Akara bu görevi üstlendikten bir süre sonra Logosun eski keder ve
üzüntüsünden uzaklaştığını, yarattıkları üzerindeki sorumluluk ve
görevlerini savsaklamaya başladığını fark etti. Halbuki yaratıcının
rehberliği olmadan yaşamın başarılı olması mümkün görünmüyordu oysa
Akara canlıları çok sevmişti. “Belkide” dedi kendi kendisine “Bunların
hepsini kendi çocuklarım gibi benimsemeliyim.”

Akaranın, Alın yazısı gibi bütün yaratıkların varlığını koruma niyeti
karşısında Logos yarattıklarını tamamen kaybedeceği korkusuna kapıldı
ve Akaraya, yaratıcı olarak kendi görev ve sorumluluklarını tekrar
yerine getirmeye başlayacağına dair söz verdi. Tanrıça bu söz
karşısında geçmişte yaşadığı zorluk ve sorunları unuttu. Logos tekrar
her şeyle ilgilenmeye ve yaratıcı görevlerini yerine getirmeye başladı.
Akara kendisini yardımcı dadı gibi hissetmesine rağmen, dünyadaki
yaşamın devam ettirilmesi için üstlendiği rolün onurunu içinde
hissediyordu.

Fakat Logosun görevlerini yapmaya başlaması ile birlikte, Patos yeniden ortaya çıktı.

Bu defa, Logosun rüzgarlarını ve ağaçlarını çok sevdiği, bulutlarına
dokunduğu ve ilk yarattıklarından olan dağların yapısını bozmaya karar
verdi.

Carnac’ın çekirdeğindeki deliklerden alevleri çağırdı. Hapsedilmiş
ateş, o güzelim dağların zirvesinden alevli kraterler açarak erimiş
lavlar şeklinde yeryüzüne doğru püskürmeye başladı.

Çok sevdiği dağlarının ve ormanlarının korkunç bir şekilde yok edilişi
esnasında ,Logos lavların etrafını güçlü bir rüzgar ile çevirip
soğutmak ve çevresinde yarıklar oluşturup içerisine hapsetmek için çok
geç kalmıştı. Bütün ormanlar ve yerleşim yerleri yok oldu, nehirler
kaynadı ve insanlar hayatlarını kaybetmeden önce korkudan donakaldılar.

Kuşaklar sonra, akara yok edilen ormanların yerine yenilerini yeşertti.
Hayvanlar yeniden yeryüzünde dolaşmaya, nehirler tekrar kaynaklarından
akmaya başladı. Önceki atalarının başlarına neler geldiğini bilen
insanlar da kayıplarını telafi ederek yeniden çoğaldılar. Sessiz dağlar
sık, sık lavlar püskürtmeye devam ettiler ancak insanlar onu
yeryüzündeki değişik bir güzellik olarak algılamaya başlamıştı.

Halbuki onların çoğu bir dağın zirvesine çıkıp, Logosun daha önce
yaptığı gibi oradan yeryüzüne bakıp dünyanın güzelliğini zirveden
seyretmemişti.

Buna karşılık Logos tekrar o umutsuzluğuna geri çekildi ve sanki
kendisinin yarattığı dünya değilmiş gibi hiç ilgilenmedi. Bu defa
Akara, Logosun sorumluluklarını kendi üzerine almaya karar verdi fakat
Logosun bunu kendisine kolaylıkla vermeyeceğini de biliyordu. O nedenle
yüreksiz Logos ve Bölücü Patos’tan dünyayı kurtarıp temizlemek için
plan yaptı.

Diğerlerinin bilmediği ve tanımadığı başka bir tanrı biliyordu. Tanrı
Cypher’i. Cypher bilgisizin tekiydi ancak yok etme ve düzenbazlık
tanrısıydı. Carnac’a bilinen veya bilinmeyen her türlü yok edici
belanın gelmesine Cypher in yol açtığı inancı vardı. Aslında onun
yokediciliğine, Patosun neden olduğu konusunda tarihciler çok
tartışmıştır.

Cypher’in ortaya çıkması konuşulmaya başlayınca, Logos temkinli davranarak Akaraya bu yeni tanrının kimliğini sordu.
Akara dedi ki “Cypher’i bende tanımıyorum ancak tanrı olmadığı kesin
ayrıca yaratıcılık gücü olmadığını da biliyorum. Yağmuru kara
çeviremez, insana can veremez, rüzgarı estiremez. Onun tek yapabileceği
dağları aşındırmak, karları buhara çevirmek ve canlılara darbe vurmak.
Sadece yok etme, zarar verme gücü var ne daha fazla, ne daha az. Biz
onu kullanarak gücünü Patostan kurtulmak için kullanabiliriz.”



[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

••●●●[[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]][[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]][ [Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.] ] ●●●••
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://graphicmax.yetkin-forum.com
Admin
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi
avatar


Cüzdan
Altın Altın: SınırsıZ
Para Para: SınırsıZ

MesajKonu: Geri: Kinght Online Hikaye   C.tesi Ocak 23, 2010 4:15 pm

Bunu duyan Logos, dünyasının ilk yarattığı günlere döneceğinin
hayali ile mutlu bir şekilde bu yeni tanrı Cypher’i aramaya giderken
Tanrıçanın yüzündeki hafif gülümsemeyi fark etmedi bile.

Logos, Cypheri bulduğunda düşündüğü gibi bir tanrı bulmadı, sanki
azametin anti tezi gibi zayıf, bitkin, yıpranmış ve tükenmiş gibi
duruyordu. Diğer tanrıların yapısından çok uzaktaydı. Buna rağmen Hayat
Tanrıçasına hürmeten de olsa, Cypherden destek istemeye karar verdi.

Ancak onun bilmediği şey, Akaranın ondan önce geldiği ve Cypher’e
fırsatını bulduğu zaman atalarını yok etmesini istediği idi. “Önce
Patosu öldürmelisin” demişti Akara, “Logos ise idealist ve zayıf, onu
daha sonra boş bir zamanında öldürebilirsin”.
Cypher hiç şeytanca düşünmeden saflıkla inanmıştı, hayatın yöneticisi Tanrıçaya.

Patos ile karşılaşmasından önce, Logos, Patosun görmesini engellemek
için Cypherin etrafını bulutlarla çevirerek ona ölümüllüğünü gizleyen
çok güzel bir kılıç verdi ve Patosun hüküm sürdüğü derin vadiye doğru
yola çıktılar.

Vadinin tam ağzındaki büyük ağaçlarca oluşmuş ormana bakınca,
değişikliğin tanrısının orada bulunduğuna dair en ufak bir tahmin bile
yürütmek mümkün olamazdı. Ancak onlar iyice yanaştıklarında, Patos
gölgelerden dışarıya çıktı. Elinde sağa sola savurduğu yeşil renkli, en
iyi ağaçtan yapılma bir mızrak vardı. Mızrak sanki barış dolu yeşil
ormanlardaki huzurun ve hayatın ışığını yansıtıyor gibiydi.

Bu silahı sadece bir tek kişi yapabilirdi. O kişi ise diğerlerinin
gelişini Patosa önceden haber veren kişiden başkası değildi. Tanrıça
Akara. Gizli bir köşede Logos, Patos ve Cypherin kaçınılmaz sonlarının
gelmesini sabırla bekliyordu.

Savaş hızlı ve öfke doluydu. Cypher’ın yukarıda tuttuğu ışıltılı kılıç
ile yaptığı atağı gören savaşçılar söyleyecek hiçbir söz bulamazdı.
Patos sadece üst üste gelen darbelerden elindeki mızrak ile korunmaya
çalışıyordu. Logos ise yalnızca önünde süregelen dövüşü seyrediyor ve
Patos'un hak ettiği sonu bulması için dua ediyordu.

Sonunda dövüş tanrıların savaşına dönüştü. Patos, güneşi kapatarak
dünyayı karanlık hale getirdi. Cypher kendisini derin ve karanlık
vadinin içerisinde kör olmuş gibi hissetti. Patos mızrağı ile
saldırarak rakibinin omuzunda bir sıyrık açtı. Bunun üzerine öfkelenen
yaralı tanrı yokedici gücünü vadinin üzerine yağdırdı. Kayalar
alevlenerek yürümeye başladı ve Patos'u çepeçevre kuşattılar, Cypher
kılıcını savurdu ve Patos’un sol elini kopardı. Patos acı içerisinde
gökgürültüsü gibi haykırırken kanı dışarıya püskürüyordu.

Cypher ve Logos zafer sevinci ile onu seyrederken birşeyler oldu. Patos
ve Cypher'ın bedenleri değişmedi ama zihinleri yer değiştirdi. Sanki
Patos, Cypher'ın bedeni içerisine girmişti ve Cypher de az önce ölümcül
yara açtığı bedene hapsolmuş gibiydi.

Acı içerisindeki Cypher'ın ruhu ölmeyi reddederek, refleks bir
hareketle elindeki mızrağı kendisinden çalınan ve içine Patosun ruhunun
girdiği bedene fırlattı. Cypher/Lord of Destruction tarafından
fırlatılan bu mızrağı Patos savuşturamadı.

Patos artık ölü vaziyette yerde uzanıyordu, Cypher'da neredeyse ona
katılmak üzere idi. Zorlukla yerden doğruldu ve biraz önce kendi bedeni
içerisindeki iken çağırdığı yok edici alevden taşların yanına giderek,
ke*** kolunu dağladı ve kanamayı durdurdu, daha sonra sahip olduğu güç
ile ke*** parçayı eski yerine koyduğunda, kolu sanki hiç kesilmemiş
gibi oldu.

Tamamen düzeldikten sonra yenilenen gücü ve enerjisi ile herkesin duyabileceği şekilde haykırdı.

“Yeniden doğdum, benden korkun, artık rakipsizim”

Bir güç gösterisi olarak vadiyi darmadağın ederek taş yığınlarından,
taşa benzeyen ancak camdan bir anıt yarattı. Her yöne uzanan kesitleri
ile anıt güzel değildi ancak muhteşem görünüyordu. İnsanlar anıtın
yapımındaki mucizevi şekli görmek ve onun yapıcısı tanrı Cypher'a saygı
göstermek için üşüştüler


Bölüm II : Pianna Savaşçıları
Yıllar sonra insanlık altı büyük krallığa bölündü.. Çöllerin akıncıları
Hellsgarem, Çelikten gemileri ve limanları ile Buegrant, Arrdeam'ın
beyaz şehri, Muhteşem ormancıları ile Planisad Ticaretin merkezi
Brisbia ve Batı sahilinde El Morad.

Yaratılış, kırılgan bir seydi. Patos ve yeni Patos-Cypher mevcudiyeti
arasında yaşananlardan sonra Carnacta kademe kademe değişiklikler
olmaya başladı. Başlangıçtaki değişiklikler önemsizdi, çiçekler yavaşça
soluyorlardı, mevsimler önceden tahmin edilemiyordu ve sular bazen
paslanmış gibi kahverengiye dönüşüyordu.

Bu tür ufak tefek şeyleri insanlar sadece gözlemliyordu ancak “Olay”
diye ilan edecek bir durum yoktu.Bunları Cypher'da yapmıyordu zaten, o
kendisi ile ilgili yeni konuları incelemekle meşguldü.

Acaba Patos yeniden mi canlanmıştı?

Bu defa Carnac’ın her yerinde tuhaf yaratıklar dolaşmaya başlamıştı.
Başlangıçta bunları zarar verebilecek vahşi kurtlar, ayılar olarak
düşündüler fakat değillerdi, değişik yaratıklardı ve yıllar geçtikçe
değişiklikler büyüdü de büyüdü. Bazılarının taşa dönüştüğü görüldü,
bunlardan kötüsü arkadaşlarına büyü yapılanlar oldu ve şimdi bildikleri
ve anladıkları ölüm seviyesinin ötesinde canlanmış cesetler ortaya
çıktı.

Bu cehennemi yaratıklar sayıca öyle çoğaldılarki, insan şehirleri ve
onların etrafına çevrilen yüksek kale duvarları ve surlar bile
yaratıkları geri püskürtmeye yetersiz kalmaya başladı.

Yiyecek stokları tükendiği için ilk yıkılan krallık Planised oldu. Kısa
süre içerisinde Brisbia ve Arrdeam devrildi. Kanlı Barbarların krallığı
Hellsgarem bile duvarların yıkılarak krallığın yok olmasını
engelleyemedi. Canlı kurtulan azınlık, kendi krallıklarından sağ
kurtulmayı başaran Buegrants’ların gemileri ile deniz üzerinden El
Morad’a kaçtı.

El Moradın yöneticisi Kral Manes, göçmenleri hiçbir ön yargı
göstermeksizin kabul etti ve orduda görev almalarını sağladı. Henüz
saldırı yaşamayan şehrin etrafını desteklemek ve kuvvetlendirmek için
yeni siperler ve mazgallar inşa ettirdi. Saldırganlar gelmeden önce
ihtiyaçlar temin edilerek stoklandı, silahlar güçlendirildi, zırhlar
cilalandı. Eğer El Morad yıkılırsa, yeni düzen oluşturmak için,
krallığa ve El Morada bağlı sadakatli siviller tespit edilerek kaçış
yönleri ve planları hazrılandı.

Olaylar öyle gelişmişti ki, El Morad artık insan neslinin en son kalesi
durumuna gelmişti. Eğer o da yıkılırsa, insan soyunun yeniden
türemesinin önü kesilmiş olacaktı.

Çok geçmeden yaratıkların saldırıları başladı. Başlangıçtaki dağınık ve
düzensiz ataklar, savunmacıların başarılı defansı sayesinde geri
püskürtülüyordu ancak saldırılar her geçen gün artıyor ve sürekli
yineleniyordu. Bu saldırılar yedi yıl boyunca sürdü. Kral Manes, yedi
yıl boyunca halkının çektiği acı ve sıkıntılara karşı kör ve sağır
duran tanrılara sürekli dua etti.

Eğer ilk iki yıllık saldırılara alışan ve savaştaki tarz ve yöntemleri
ile başarılı olan El Moradlılar, cesaret edip surların altında tüneller
açarak dağların arasına giden yollar yapmasalardı, bu hikaye çok kısa
sürecekti.

Dağlara kazdıkları tüneller boyunca metal madenleri buldular ve
bunlarla daha fazla silah yapıp, mevcut silahlarını geliştirdiler.
Yiyecek büyük sorun olmaya başlamıştı ancak tünellerden dağların
arasındaki ormana bant yaparak, ağaçları işlediler ve El Morada
getirdiler, kazanılan arazide yeterince ürün ekip yetiştirmeyi
başardılar.

Üçüncü yılda, tecrübeli askerler bu yaratıkları avlayıp öldürmeye
başladılar. Küçük gruplar halinde partiler oluşturarak, ana gurubun
dışında gezinen nispeten zayıf yaratıklara arkadan saldırıyor ve
öldürüyorlardı. Bu savaşçılar geri döndüklerinde birçok zafer ve macera
hikayeleri de getiriyorlardı.

Kısa süre içerisinde birbirinden bağımsız hareket eden bu partiler,
kendi içlerinde organize oldular ve Pianna Şövalyeleri ortaya çıktı. El
Morad'dan bağımsız yaşayan bu şövalyeler hayatlarını işlerine
adamışlardı. Bazıları büyü sanatlarını ve güç vermeyi bile öğrendiler.

Yedinci yılın son gününde, hiç beklenmedik tuhaf bir şey oldu. El
Moradın her yanına kırmızı bir yağmur yağdı. Uzaktan koyu bir yeşil sis
perdesi gittikçe yaklaşıyordu. Bir uyarı yankılandı ve yıllardan sonra
ilk defa herkes kaçmak için kapılara koştu ve ilk defa bu kadar
korkmuşlardı.

Kral Manes, kendisini duyacak herhangi bir tanrı için yine dua ediyordu ve bu defa Cypher'ın görüntüsündeki Patos yanıt verdi.

Manes “Uzun yıllardır sürekli sana yalvarıyorum, neden şimdiye kadar bekledin?” diye bağırdı.
“Gerek yoktu” diye cevap geldi.
“Hergün insanlarım ölüyor bundan daha gerekli ne olabilirdi ki?” dedi Manes.
Yine “Gerek yoktu” yanıtı geldi.
Kral kurtarıcıya yalvarması gerektiğine karar vererek “ Senin gücün
var, sadece kullanman yeterli biz senin alçakgönüllü hizmetkarlarınız.
Tam şimdi bizi kurtarabilirsin”
“Bugün hizmetçilerin akıbeti yok artık. Sonun yaklaştığı anda kendimi
göstermek istedim. İsteseydim gururlandığım bu yıkımı sahip olduğum
güçle ta başlangıcında durdurabilirdim.”
Kral öfke ile doğrularak kılıcını sesin geldiği yöne doğrulttu ve
haykırdı “ Sen bir tanrı olabilirsin Cypher ancak kolayca yıkıp
geçemeyeceksin. Eğer bize yardım etmeyeceksen, sende bizimle aynı sona
katlanacaksın.”.
Fakat Patos çoktan gitmişti bile.

"Konsül üyelerinden birisi, alnından akan teri silerken “ Yapabileceğimiz bir şeyler olmalı diyordu”.
Onun hemen yanındaki diğer bir üye esnemesini gizlemeye çalışıyordu.
Vakit öğleden sonra olmuştu. Lordlar ve liderler Cypher’ın göründüğü
gece yarısından bu yana tartışıyorlardı.



[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

••●●●[[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]][[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]][ [Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.] ] ●●●••
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://graphicmax.yetkin-forum.com
Admin
Forum Yöneticisi
Forum Yöneticisi
avatar


Cüzdan
Altın Altın: SınırsıZ
Para Para: SınırsıZ

MesajKonu: Geri: Kinght Online Hikaye   C.tesi Ocak 23, 2010 4:16 pm

Bir Planisadian lordu ayağa kalkarak, yaklaşan koyu yeşil sisten
kaçmak için yaptığı planı tekrarladı. Sisi keşfe gidenlerden hiçbiri
dönmemişti ve ona göre koşulları yeniden değerlendirebilmek için
öncelikle kaçıp uzaklaşmaları gerektiği idi. Sis hızla yaklaşıyordu ve
herkesin kaçıp uzaklaşması günler alacaktı.

“Hayır, kalacağız ve direneceğiz, sonrada Cypher’ı öldüreceğiz böylece
her şey yoluna girecek” diye gürledi elleri ile okunu okşamakta olan
yan taraftaki Erenion lideri, “Yeterince kaçtık”.

Konsül gürültü ve yaygaraya boğuldu, daha önce de birçok uçuk öneriler
getirenler olmuştu ancak böyle bir çözüm herkesi hayrete düşürmüştü.

Birisi haykırdı “Sen delimisin? Cyhper bir tanrı. “ “Gerekirse burada kalacağız ancak Cypher'a karşı savaşmayacağız”

Oda birden sessizliğe büründü. Kalmak ancak savaşmamak ? Sonra ne olacaktı ? Sadece ölüm ?

Kral Manes sükunetle konuştu “ Pianna Şövalyelerini çağırın”.

Bazıları Kralın aklını yitirdiğini düşündü, bazıları da aslında Cypher’ın kralla konuştuğuna inanmamaya başladı.

Pianna Şövalyeleri bütün popülerlikleri ile kale kapısının önüne doğru
at sürdüler. İşte herkesi koruyacak efsanevi kahramanlar buradaydı.
Yeni dizayn edilmiş zırhları ve parlak silahları içerisinde, eski
kahramanlık kitaplarından canlanıp gelmiş gibi görünüyorlardı. Hiç
kimse onların kaybedeceğini düşünmüyordu.

Yaklaşık ikiyüz güçlü asker, efsane haline gelen Camdan Abidenin
bulunduğu yöne doğru Cypher'ı bulmak için at sürdüler. Önlerinde hiçbir
rehber olmadan, insan yerleşimi kalmamış çılgın topraklarda at
sürdüler. Ormanların içerlerinde önlerine çıkan her yaratığı öldürerek
ilerlediler. İçlerinden tek bir tanesi bile kaçamadı. Gece karanlığında
gelip zarar vermesinler diye uyku bile uyumadılar.Fakat bir gece aşırı
bir yorgunluk dalgası hepsini kapladı ve derin bir uykuya daldılar.

Rüyalarında bir vadinin kenarındaki bir alanda bir sürü insan gördüler.
Başlangıçta insanların görünüşleri mutlu gibi geldi ancak yanlarına
yaklaştıkça o insanların yüzündeki umutsuzluğu, yorgun bakışları ve
ruhlarındaki mutsuzluğu gördüler. Halbuki rüyalarındaki bölge gayet
huzurlu ve abidenin camından yansıyan gökkuşağını yansıtan ışıklar
sayesinde apaydınlıktı. Tan yeri ağarırken gerçekler ortaya çıktı,
Cypher’ın ini de oradaydı ve bütün o insanlar ona tapmaya
gelmemişlerdi, onun esiri olmuşlardı. Abide ise, onların bilincini
yutan siyah bir taşa benziyordu. Yapıya yaklaşınca kendilerini
insanlara bakarken hissettiklerinden daha kötü hissettiler ve birden
bir kol uzanarak görüşlerini kapattı.

Rüya sona ermişti ancak gün doğana kadar yattıkları yerden
kıpırdayamadılar.Gördükleri rüya yüzünden etkilenseler dahi,
kararlarından en ufak bir eksilme olmadan ve kendilerini neyin
beklediğini bilerek batıya doğru at sürmeye devam ettiler. Akıllarında
ve kalplerindeki ayetten bir dua ile;

Uzun süre Unutulmuş
Biz senin çocuklarınız
Uzun süre Unutulmuş olsan dahi
Bizi Terk etme

Daha önce hiç hissetmedikleri gibi bir şevkle rüzgar gibi batıya doğru
at sürmeye devam ettiler. Günlerce hiç durmadan ilerlediler, ne onlar
nede atları açlık veya yorgunluk hissetmediler. Gözleri bir işaret
yakalayana kadar hiç durmadılar.

Elmas gibi ışıklar saçan Devasa bir Abide millerce ötede duruyordu.
Daha önce gördükleri rüya bile onları böyle bir manzara ile
karşılaşınca düştükleri hayrete hazırlamamıştı. Atlardan birinin
kişneyerek bağırması, onları bu hayretten uyandırdı ve tekrar devam
ettiler. Ertesi gün şafak vakti abideye ulaştılar ancak sanki önlerinde
geçilemez bir bariyer vardı. Görünürde hiç bir şey yoktu ancak atlar
görünmez bir çizgiden öteye gitmeyi reddediyorlardı. Binicileri aşağı
inip çektikleri halde ilerlemeyi reddediyorlardı. Sonunda atları
bırakarak ilerlemeye karar verdiler fakat onlar da ilerleyemediler.
Öğlene kadar uğraşmalarına rağmen hiçbiri o görünmez engeli geçemedi
fakat arazinin yapısı gittikçe değişiyordu.


Ağaçlar ve çimenler kapanan zarflar gibi göz önünde katlanarak yok
olmaya başladılar, zemin birden kurudu ve ve toprakta çatlaklar
oluşmaya başladı ve birden çatlaklardan birisi genişçe bir yarığa
dönüşerek şövalyeleri içine çekti.

Birçoğu yaralandı, bazıları ise hayatını kaybetti fakat çoğu kurtuldu
ve kurtulanlar kendilerini etrafında daha önce hiç karşılaşmadıkları
türden yaratıkların çevirdiği büyük bir mağaranın ortasında buldular.
Önlerindeki uzun ve kol yüksekliğindeki sarkıtların altında ise
Cypher'ın ta kendisi duruyordu. Onu tanımıyorlardı ancak
karşılaştıklarının kim olduğunu tahmin ediyorlardı.

Bir baş hareketi ile, Pianna şövalyeleri her yana saldırdılar. Güç
veren büyücülerini, sihirbazlarını ve yaralıları ortalarına alacak gibi
bir halka oluşturdular. Savaşçılar dövüş sanatında ustaydılar ve 7 yıl
boyunca hayvanlara karşı verdikleri onlarca savaşta sadece bir
kardeşlerini kaybetmişlerdi fakat savaş alanındaki sayıdan daha azdılar
ve göründüğü kadarı ile düşmanları yorulmak bilmeyecekti.

Elliden daha az sayıya düştüklerinde, yaratıklar saldırmayı bıraktı ve
geriye çekilerek Cypherin şövalyelere doğru ilerlemesine olanak
sağladılar.

Şövalyeler Cypher'ın gerçek yüzünü ilk defa gördüler. Devasa yapısı
dışında yaşlı bir adama benziyordu. Rivayetlerdeki gibi acımasız bir
savaşçı görüntüsünden çok uzaktaydı.

”Hoşgeldiniz, Pianna Şövalyeleri, yorulmuş olmalısınız” diye alay ederek konuştu.

Şövalyeler cevap vermek yerine kılıçlarını sıkıca tutarak seçtikleri
hedeflere doğru kaldırdılar ve dosdoğru üzerlerine saldırdılar.
Sihirbazlar onlara ateş ve yıldırım ile eşlik etti ve bu saldırının
ödülü olarak birkaç yüz yaratığı öldürdüler.

Cypher sadece yaratıklarının acımasızca öldürülüşünü seyretti.

Şövalyeler çoğu adamlarını kaybettiler ancak her şey sona ermişti. Tek
bir yaratık bile ayakta kalmamıştı. Mağaranın zemininde, kendi
kanlarından oluşan bir gölde yatıyorlardı. Hemen Cypher'ın etrafını
çevirdiler.

Fakat bir tanrıyı basit büyüler ve fiziki güç ile yenmeyi düşünmek saf
aptallık demekti. Cypher de bunu bildiği için sakin ve korkusuzdu.

Hali hazırda, arkadaşlarının cesetleri kıpırdamaya başlamıştı. Yakında
tekrar ayağa kalkacaklardı fakat karşısındaki kişi arkadaşımı veya
kardeşimi anlayamayacaktı.

İlk zombinin elleri kılıcı kavradığı anda, hayattaki şövalyelerin
aklına birden o dua geldi. Sebebini bilmeden duayı haykırmaya başladılar

Biz senin çocuklarınız
Uzun süre Unutulmuş olsa dahi
Bizi Terk etme

Ölen arkadaşları dirilip ayağa kalktıkça ve silahlandıkça, Pianna
şövalyeleri daha önce hiç hissetmedikleri bir korkuya kapıldılar, buna
rağmen haykırmaya devam ettiler.

Biz senin çocuklarınız
Uzun süre unutulmuş olsan dahi
Bizi Terk etme

Gittikçe güçlenen haykırdıkları bu cümleler mağara boyunca ilerledi ve
tarih öncesi duvarlarda yankılanarak sarkıtları titretti. Daha fazla
ayet döküldü ağızlarından

Seninle birlikte olan yine biziz
Sen bizi duyabilirsin
Yalvarışlarımızı duy

Cypher onların bu dualarını önemsemeden alayla izlerken, mağaranın
tavanı sarsılmaya başladı ve tavandaki granitler kahramanlarmızın
üzerine döküldü, birden fazlası düşen granitlerin altında ezildi. Onlar
halen devam ediyordu.

Bu bir son.
Geri dönmek istiyoruz
Bizi evimize ulaştır.

Şimsek gibi bir ışık cennetten fırladı. Logos, yaratıcı tanrı güçlü
yayını çekti ve geçmişten bu güne söylenen uzun duaların verdiği enerji
ile yüklü oku fırlattı. Ok yıldırım gibi bulutların arasından indi ve
Cypher'ın omuzlarının üzerindeki mağaranın tavanını geçerek Cypher'a
saplandı.

Logos kutsamış olmasaydı, okun parlaklığından hepsi kör olacaklardı.
Cypher yani Patos artık yoktu. Sadece ölmeden önceki zayıf final
çığlığı titredi mağaranın içinde.

Çok yumuşak, çok net ve sevgi dolu bir başka ses dedi ki..

"Evinize hoşgeldiniz"


Bölüm III : Bir Kez Daha Diriliş
Cypher'ın yokedilmesinden sonra yeşil sis kayboldu ve sağ dönen Pianna
Şövalyeleri, El Moradlılar tarafından kapıda büyük kutlama ve sevinç
gösterileri ile karşılandılar. Onların kahramanlık öyküleri, pınardan
akan sular gibi El Moradın her tarafına yayıldı ve tapınaklarda
Logos’un heykelleri yükseldi. İnsanlık yeniden başarılı oldu ve gelişti.

Zaman ilerledikçe tek bir kişi bile Cypher'ın yaptıklarını hatırlamaz
oldu.Birçok kişi şehir duvarları dışına çıkarak yeni keşifler yaptı,
insanlar mantar gibi çoğalarak yeni bölgelere yerleşti, El Moradın
dışında bir çok köy, kasaba ve şehirler inşa edildi. Logos'un kutsadığı
tarlalar ekildi ürünler biçildi.

Ancak barış El Morad için sonsuza kadar sürecek değildi.

Cpherin yokedilişinin üzerinden 20 yıl geçmişti ve El Morad insanlığın
baş şehri olmuştu. Barış ve huzurun getirdiği başarılı ortam sayesinde
güzel bulvarlar, muhteşem binalar ve karanlık dönemlerde hayatını
kaybedenleri yaşatmak için, yenilenen ve genişletilen şehir surlarına
isimleri yazıldı.

Şehir etrafındaki birçok köy ve kasabada yaşayan bir takım kişiler bu
zenginlikten haksız kazanç elde etmek için eşkiyalığa ve saldırılara
başladılar. Birçok konvoy saldırıya uğradı ancak Kral Manes halen
yaşarken bunlar çok fazla değildi.

Kral Manesin uykusunda aniden ölümünden sonra yerine geçen oğlu Paul
çok genç ve tecrübesizdi, ülkeyi güvenlik altında tutan Pianna
Şövalyelerine kumanda etmekten acizdi ve o nedenle Konsülün lordlarının
yetkilerini artırdı ancak lordların çerisinde ülkede daha çok söz
sahibi olmak isteyenler vardı ve bunların bir kısmı baskınları yapan
eşkiyalar ile işbirliği yaptılar. Bazıları vergilerin yükselmesine
neden oldu ve bazıları da baskı yaparak orduyu dağıttılar.

Ülkenin kötü durumundan mutlu olmayan ve konsülün kararlarına karşı
çıkan klan liderleri idam edildi. Kargaşa ve düzensizlik ülkenin her
yanını kapladı. Konvoylar daha çok saldırıya uğradı, maskeli katiller
her yerde insanları öldürmeye başladı ve kadınlar kocalarının,
oğullarının yanında tecavüze uğradı.

El Moradın merkezinde kötülük yuvaları yapılanmaya başladı. Tüccarlar
şehire giremez oldu, dükkanlar kapandı. İnsanlar günlük ihtiyaçlarını
karşılayamaz oldular. Yerleşik halkın çoğunluğu evlerini ve eşyalarını
geride bırakarak kaçtılar. Çiftçiler tarlalarını ekemediler. Ürünlerini
toplayamadılar.Huzur ve barışın yerini çok kısa sürede kötülük ve
kargaşa aldı ve birçok çeşitli hastalık baş gösterdi.

Bütün bu yıllar boyunca Paul ülkede neler olduğunu bilmeden,
hizmetçileri ile sarayında yaşa***** geçirmişti. Her şeyin yolunda
gittiğini zannediyordu. Konsülün ülkeyi iyi yönettiğini düşünüyor ve
insanların arasına karışmaya gerek görmüyordu. Lordlar ona şehirde bir
hastalık olduğunu ve doktorların tedavi ettiğini, Paul ün saraydan
ayrılmasının tehlikeli olacağını söylemişlerdi.

Dignar, ülkesine sadık klan lideri, konsüle karşı geldiği için
öldürülemsine karar verilen klan lideri, canlı kurtulan az sayıdaki
klan savaşcısı ile El Moradın 2 günlük mesafesinde saklanmıştı ve
ülkede yaşananları üzüntü ile takip ediyordu. “Kral Paul artık 19
yaşında neden bunları durdurmuyor, acaba o da onlarla birliktemi” diye
düşündü ve bunu araştırmaya karar verdi. Eşkıya kılığına girerek bir
gece El Morada girdi ve saraya ulaştı.

Paul'ün nerede olduğunu ararken, konsül üyesi lord Bero'nun
söylediklerini dinledi “ Kralım konsül ülkeyi çok güzel yönetiyor, halk
çok mutlu ancak pis taşralılardan tuhaf bir hastalık geldi, siz sarayda
bir süre daha bulunun biz hastalık geçince size kutlama töreni
yapacağız ve şenlikler düzenlenecek” .

Dignar bir süre daha gizlendi ve Bero gider gitmez krala koşarak önünde
diz çöktü. “Kralım Bero yalan söylüyor. Sarayın duvarlarına çıkın ve El
Moradı seyredin” dedi.

Paul bir merdiven yaptırarak sarayın duvarındaki surların üzerine çıktı
ve gördüğü şey, pislik, yangın ve haydutların sarhoş naraları oldu.

Dignara “seni öldürtecektim ama gördüğüm manzara korkunç, ülkeme ne
oldu, bu hangi şehir, sanki başka bir yer, burası El Moradmı” dedi.
Sonra Dignarı kolundan tutarak gel bana herşeyi anlat” diye saraya
****ürdü.

Yaşlı klan lideri Manes'in ölümünden sonra yaşananları bir, bir anlattı.
Paul başını ellerinin arasında tutarak ağlamaya başladı. Babasının
sevgili şehri kaousun tam merkezi olmuştu. “Pianna Şövalyelerini
yeniden göreve çağırın” dedi Dignar, “ben de klanımı ve bana uyan
klanları toplayıp geleyim. Bütün umudumuz bu.”

Genç kral, yaşlı klan liderini doğru bularak söylediklerini yapmaya karar verdi.

Cypher'a karşı kazanılan zaferden sonra, kendilerine tahsis edilen
arazide inşa edilmiş büyük kalenin içerisinde yaşayan Pianna
Şövalyelerinin reisi Mutro idi. Kötülüğe karşı yapılan savaştan sonra
geçen zamanda eski şövalyelerin hemen hepsi ölmüştü ve yaşlı Mutro reis
seçilmişti. Dignarı tanıyordu, anlattıklarını dinledi ve şövalyelere
doğru bağırdı.
“Hepiniz ihtiyaç kalmayana veya ölene kadar , halkınıza hizmet etmek için hazır olun”. “Bu çağrıya kulak verecek misiniz?”.
Şövalyelerden gürültülü bir onay bağırışı yükseldi.
“O halde demirci ocakları yansın, zırhlarınızı parlatın, silahlarınızı bileyin ve yağlayın, atlarınızı ağıllarından çıkarın”

Şehrin merkezinden alevler ve dumanlar yükseliyordu. Cansız bedenlerden
akan kanların keskin kokusu yüzünden atları zaptetmek zorlaşmıştı.
Konsüle bağlı askerler ve haydutlar başlangıçta çok direnmişlerdi ancak
hemen hepsi yanlış tarafta bulunduğunu anlamadan can vermişti. Az
sayıdaki haydut canlı esir alınmış, Logos’u ululamak için yaptırılan
anıtın dibinde toplanmıştı.

Dignar ve ona katılan üç klan lideri can verinceye kadar çarpışmışlardı
ve Pianna şövalyelerinden geriye ise küçük bir gurup kurtulmuştu.

Paul, anıtın merdivenlerinin en üstündeki rahipler için yaptırılmış
adak taşının üzerine çıkarak, karşısındaki manzaraya baktı.
Çocukluğunun tertemiz yolları, balkonlarından çeşitli çiçekler sarkan,
sokaklarında çocukların neşe ile oyunlar oynadığı, mutlu ve güler yüzlü
insanlar ile dolu El Moradı şimdi harabeye dönmüştü. Yaşanan iç savaşta
ölenlerin cesetlerinden yayılan koku halen duruyordu. Kendisini
dinlemeye hazırlanan yorgun, bitkin insanların yüzlerinde büyük bir
keder okunuyordu.

“El Moradın halkı” diye gür bir sesle başladı konuşmasına.
“Bugün yıllar süren gaflet uykusundan uyanışımın ilk günü, sizi bu
zalimlerin eline bırakmakla büyük bir hata etmişim” derken sol kolu ile
anıtın yan tarafında, askerlerin arasında elleri ve ayaklarından
zincirlenmiş konsül lordlarını işaret ediyordu.
Devam etti “Ancak beni de kandırdılar. Zaten çocuktum bir şey
anlamıyordum. Ülkemde her şey çok güzel sanıyordum. Bana hep öyle
anlattılar. Beni bağışlayın, bundan sonra babamın yolunu takip
edeceğime söz veriyorum. Logos şahidim olsun”.


O bitkin ve yorgun kalabalık sanki bir enerji dalgasının etkisine
girmiş gibi canlandı ve yüzlerindeki bitkinlikten eser kalmadı,
sevinçle haykırdılar “selam sana Kral, selam sana Logos”.
Paul devam etti ve “bugünden itibaren vergileri düşürüyorum, artık
tarlanızdaki ürünleri vergi diye vermeyeceksiniz. Evsizler El Morad
surları dışında sahipsiz kalmış yerlerde kendilerine özgürce kulübeler
inşa etsin, etrafını çevirsin, eksin biçsinler. Surların içerisinde
evlerinden yerlerinden kovulanlar artık dönsün. Komşular el ele vererek
evlerini tamir etsin. Sokakları, caddeleri temizlesin. Klanlar bir
araya gelsinler ve ülkemizi haydutlardan, katillerden temizlesinler ve
bugünden itibaren eski konsülleri görevlerinden aldım. Yerlerine sizin
seçeceğiniz konsülleri koyacağım. Eski konsüller ülkemize ihanet
ettikleri için en ağır şekilde cezalandırılacak.

”Ertesi sabah kent merkezi tertemizdi, Kraliyet sarayına giden yolun
başlangıcında yükselen bir platform yapılmıştı ve 12 konsül üyesi
boyunlarında “suçlu” yazan tabelalar ile cezalarının bedelini ödemeyi
bekliyordu. Şövalyelerin liderinin el hareketi ile bir görevli
platformun üzerine çıkarak konsül lordlarının suçlarını halka duyurdu.
Cellatlar sıra ile lordları yere yatırarak başlarını kütüklerin üzerine
yatırdılar. 12 balta aynı anda kalktı ve güneşin ışıklarını yansıtarak
hızla indi. Böylelikle uzun yıllardır süren iç savaşın bittiği ilan
edilmişti.

Paul’ü izleyen ve dinleyen sadece El Morad halkı değildi, Logos yüzünde
bir tebessümle yarattığı insanların yeniden derlenip, toparlanmasından
gayet hoşnuttu ancak oğulları ve kızlarının artık ilk yarattığı zamanki
gibi saf ve temiz olamayacaklarını anlamıştı. Patos/Cypher’in uğursuz
gölgeleri çocuklarının üzerinden asla yok olmayacaktı.

İnsan ırkı yaşanan kargaşadan sonra yeniden birleşti ve normal
hayatlarına dönmeye başladı. Fakat Patos’un unutulmuş laneti insanlar
üzerindeki tuhaf etkisini bir kez daha göstermeye başladı ancak bu defa
sebep olacağı değişiklik önceki nesillerin hiç rastlamadığı türdendi


Bölüm IV : Tuareklerin Efsanesi
El Morada, altı gün altı gece gemi yolculuğu ve bir gün, bir gece at
sürümü mesafede, Karus diye adlandırılan geniş çölleri, yüksek dağları
ve sayısız mağaraları ile tanınan bölgenin kuzeyindeki yüz kişiden
biraz daha fazla sivilin yaşadığı küçük Breth köyünde bir kısım
çocukların kaos döneminde köyde konaklayan klanlardan ve askerlerden
yakalandıkları hastalıktan dolayı vücutlarının çeşitli yerlerinde
oluşan bozukluklar nerede ise bütün vücutlarını kaplamıştı. Köyün
doktorları ve şifacıları bu hastalığa çare bulamıyorlardı ve gençlerde
de bu hastalık görünmeye başlamıştı.

Hastalığın bulaştığı yerlerde deri sertleşiyor, yeşile yakın renge
dönüşüyordu. Dişlerin ve kemiklerin yapısını da bozuyordu. Ağır hasta
çocuklar, diğer çocuklar korkmasın diye evlerin mahzenlerinde,
etraftaki mağaralarda tutuluyordu.

Hastalığı durduramayan köyün ileri gelen klan başkanı, El Morad’a
giderek Konsülden yardım istemeye karar verdi. Köylüler bu haberi
sevinçle karşıladılar ve çocuklarını kurtarması için Logos’a daha fazla
adak adadılar.

Klan lideri konsül üyelerine konuyu açıkladığında, yaşlı bir konsül
üyesi söze girerek ülkenin birçok yerinde bu hastalığın göründüğünü
ancak henüz hekimlerin çare bulamadığını söyledi. Klan liderine köyüne
dönmesini ve iyi haberi beklemesini tavsiye etti.

Paul yaşlı lord sarayına geldiği zaman onu karşılamak için acele
etmedi. İç barış sağlandıktan sonra bir çok konu ile uğraşmıştı ve
aradan geçen 2 yıl içerisinde artık o çevik ve kararlı Kral rehavete
kapılmıştı. Bir çok konuyu danışmanlarına havale ediyordu. Gençliğin
verdiği enerjiyi partiler, eğlenceler düzenleyip sabahlara kadar
eğlenerek harcıyordu. Bir gece öncesinde de böyle bir davet sabaha
kadar sürmüştü ve uykusundan uyandırıldığı çok önemli konuyu kendisine
getirdikleri için de kızgındı.

Yaşlı konsül üyesi kendisini nerede ise azarlayan kralın tavrından
mutsuz bir şekilde kaos döneminde baş gösteren fakat tedavi edilemediği
için çoğalan hastalığı anlattı.

İnsanlık nesli bir kez daha tehdit altındaydı ancak bu tehdit silahların, zırhların yenemeyeceği türdendi.

Paul ülkesindeki insanların hastalığa yakalandıklarını iç savaş
zamanında da duymuştu ancak bu konuda hiçbir şey yapmamıştı.
Danışmanları birçok defa bunu dile getirmeye çalışmışlardı fakat o bunu
basit bir hastalık diye düşünüyor ve hekimler çare bulur diyordu. Oysa
şimdi duyduklarından korkmuştu. Ya bende hastalanırsam halkın arasına
nasıl çıkarım. Nasıl davetler düzenlerim diye düşünmeye başlamıştı.

Kralın çağrısı üzerine danışmanlar toplandı ve fikir yürütmeye
başladılar. Ülkenin dört bir yanındaki hekimleri ve rahipleri
topla***** bu hastalığa şifa bulunması için çalışmalarına karar
verdiler.

Kralın sarayına bundan sonra hiç kimsenin giremeyeceğini, saraya
girmesi gerekenlerin önce kontrolden geçirileceğini hastalık belirtisi
taşıyanların derhal kovulacağını duyurdular.

Böylece aradan 4 yıl daha geçti.

Logos için yaptırılan yeni tapınaklar, hastalığa yakalananların
adakları ile dolup taşıyordu. Hekimler ve Rahipler hiçbir başarı
sağlayamamıştı. Kral artık sarayından hiç çıkmıyordu.

El Morad surlarının içerisinde hastalık her geçen gün artıyordu.
Konsülün kararı ile hangi sebepten olursa olsun ölenler surların
bitişiğinde yaptırılan büyük odun fırınlarına atılarak yakılıyordu.

Logos evlatlarına gelen bu bela nedeni ile kendisine yakaran binlerce
rahibin çağrısını duyuyor ancak kendisinin de durduramadığı bu lanetli
hastalık karşısında sessizce izlemekle yetiniyordu.

Ey Logos duy bizi.
Evlatlarını terk etme
Unutulmuşun lanetinden kurtar
Sen bizimlesin biz seninle


Hastalığa yakalananlara, sağlıklı olanlar tarafından yapılan
saldırılar o kadar çoğalmıştı ki, hasta diye işaret edilen her insan
diğerleri tarafından dövülüyor, işkence ediliyor, evlerinden,
yuvalarından atılıyorlardı. Bu yüzden hastalığa yakalananlar yer
altındaki büyük kanalizasyon kanallarına kaçıyor diğerlerinden
kurtulmaya çalışıyorlardı.

Kargaşa artınca konsülün lord’ları bir araya gelerek karar aldılar. El
Moradın içerisinde ve yakın köylerinde bu belaya yakalananlar, Karus
bölgesine sürgün edildiler. Bölgenin arazisi çok büyüktü ve El Morad
bölgesinden ayıran büyük Carnac denizi nedeni ile geriye dönmeleri çok
zordu.

İnsanlık içerisinde bölünmenin başlangıcı.

Zorla evlerinden köylerinden ailelerinden koparılarak yollara sürülen
yedi binden fazla genç ve çocuk, klan savaşçıları ve şövalyelerin alt
tabaka askerleri gözetiminde 2 hafta yürütüldü. Hastalıktan ölen olmadı
ancak zorlu yürüyüşe dayanamayan bir çoğu öldü.

Ey Logos duy bizi.
Evlatlarını terk etme
Unutulmuşun lanetinden kurtar
Sen bizimlesin biz seninle


Karus bölgesine ulaştıklarında geriye üç yüzden azı sağ kalmıştı. Bu
kıyım katiller ve haydutların hüküm sürdüğü kaos döneminde bile
yaşanmamıştı.

Yıllardır bekledikleri “iyi haber” yerine, hastalığa yakalanmış ve çoğu
ölmek üzere olan gençleri sevgi ile kabul eden Breth köyü sakinleri
hastalığa yakalananların sadece dış görünüş formlarının değiştiğini
biliyorlardı.

Başlangıçta mahzenlerde, mağaralarda gözlerden uzak tuttukları çocuklar
evlerine döneli çok olmuştu. İnsan formundan hiçbir değişiklik
kaybetmemiş yaşlılar ile, görünüşü değişmiş çocukları ve onların
çocukları bir arada huzur ile değirmenlerine ekinlerini ****ürüyor,
hayvanlarını otlatıyor, su başlarında keyifli sohbetler ediyorlardı.

Yeni gelen bu zavallı sürülmüşleri de aralarına aldılar. Hepimizi Logos
yarattı diyordu köyün en bilgesi. Lanete uğratılmışları da.

Hastalığın iyileştirilmesi için yıllardır uğraşan hekimler ve şifacılar
birçok ilaç geliştirmişti. Bunlar lanetli hastalığı yok etmemişti ancak
hastaları güçlendirmiş, geliştirmişti. Bu güçlü nesil için tarlaları
ekmek ve biçmek, yetiştirdikleri hayvanları idare etmek çok kolay
oluyordu.

Zaman içerisinde birbirleri ile evlenen hastalığa uğramış gençlerin
çocukları sokaklarda dolaşmaya başladığında Breth artık büyük bir
kasabaydı.

Bu yeni nesil ırk anne ve babalarından daha güçlüydü. Aralarından bir
kısmı, hayvancılık veya çiftçilik yapmak istemediklerinden, geniş Karus
topraklarında avlanmaya, Patos’un meydana getirdiği yaratıkların
soylarından kalanları avlamaya başladılar.

Karuslular bu savaşçı ırka Tuarekler demeye başladı.

Dövüşmekte çok büyük maharetler ve tecrübeler kazandılar. Büyüklerinin
geleneklerinden gelme alışkanlıkla, küçük savaşçı grupları bir araya
gelerek Klanlar oluşturdular. Sayıca küçük klanlar gözcülük yaparken,
büyük klanlar birleşerek yaratıklara saldırıyor ve her defasında
başarılı oluyorlardı.

Böylece Brethin dışında da yaratıkların saldırısından korkmadan
yaşanabilecek bölgeler oluştu. Buralara aileler yerleşti Bellua ve
Linate. Bu iki kasabanın arasında da Tuarek’lerin mola verdiği Roan
Kamp.

Breth artık Karus bölgesinin merkez şehri olmuştu. Klan liderleri ve
şehrin ileri gelenleri haftada bir toplanıyor, ortaklaşa kararlar
alarak uyguluyorlardı.

Bir süre sonra bazıları denizin karşı yakasını merak ederek oraya
geçmek istediklerinde, idareciler buna karşı çıktılar. Karşı yakadaki
eski akrabalarının onlara yaptıkları bir çoğu tarafından hatırlanıyordu
ancak gençler inatçılıkla ısrar ediyorlardı. Bunun üzerine yöneticiler
toplandı. Bir konsey oluşturdular ve karşı yakaya giderek eski
bağlarını yeniden canlandırmak istediler.

Yirmi kişilik heyet El Morad bölgesine geldiklerinde karşılaştıkları
köylüler çığlıklar atarak kaçtı. Askerler ve savaşçılar geldi. İnsana
benzeyen bu yeşil derili, iri yarı ve güçlü yaratıklardan daha önce hiç
görmemişlerdi.

Konsey üyeleri biz dostuz yöneticilerinizle görüşmeye geldik
dediklerinde hepsi bu yaratıkların konuştuğuna hayret ettiler ancak
hemen üzerlerine çullanıp ellerinden ve ayaklarından zincirlere
vurdular.

Askerlerin başındaki Klan lideri, atının üzerinde El Morad’ın surlarına
geldiğinde, bu olayın haberi çoktan duyulmuştu. Birçok insan ve konsül
üyesi şehrin girişinde bekliyordu bile. Önlerinden geçirilen prangalı
Karuslulara iğrenerek ve tiksinerek bakıyorlardı. İçlerinden bazıları
kendi torunlarıydı ancak bunu bilenler bile onlardan yüzünü çeviriyordu.

Kent meydanındaki büyük Logos anıtı yakınında durduruldular. İtile, kakıla hepsi bir araya getirildi.

Kral Paul bir takım konuşan yaratıkların esir alınıp kente
getirildiğini haber verdiklerinde, beyazlaşmış saçlarını taratmakla
meşguldü. Hemen adamları ile birlikte saraydan çıkarak anıtın yanına
gitti. "Patos’un yaratıkları artık konuşmayı mı öğrendi" diye konuştu.

Karus heyetinin başkanı Gringod, kan revan içerisinde güçlükle
doğrularak, "Ey kral Paul. Ben senin hastalıklı diye kovduğun
insanlardanım. Benim çocukluğum burada geçti ancak sen ve bu kendini
beğenmiş halkın bizi dışladınız, bize eziyet ettiniz, bizi kovdunuz.
Benim gibi hastalığa uğrayanlar ölmedik. Çocuklarımız ve onların
çocukları doğdu. Bunun artık bir hastalık olmadığını gör. Bu bir lanet
ve laneti getiren biz değiliz. Barış ve huzur içerisinde çocuklarımızın
buraya girip çıkmasına izin vermenizi istemeye geldik" dedi.
Kendini beğenmiş bir konsül lordu hemen söze girdi. "Siz mi bizimle
aynı nesildensiniz. Siz sadece pis, yeşil, ilkel yaratıktan başkası
değilsiniz. Bir bize bak bir kendinize."

Heyet başkanı yine konuşarak, "bugün burada benim yerimde sende
olabilirdin veya senin yanındaki lordlardan birisi de" ve eli ile
etrafını işaret ederek "buradakilerden birisi de. Biz de bir zamanlar
sizin durduğunuz yerdeydik. Bunu anlamıyor musunuz" dedi.

Kral Paul konsüle dönerek "Ne yapmamı istiyorsunuz" diye sordu.

Kovalım, öldürelim, parçalayıp kanallara atalım cevapları gelince
şövalyelerine işaret etti ve "bunları ****ürün yakaladığınız yerde
öldürün, cesetlerini de parçalara ayırıp nehire atın" emrini verdi.

Dragnon.... Yaşlı heyet üyesi, öldürülecekleri yere ****ürülürken
yorgunluk ve ızdıraptan bayıldığı için şövalyeler öldü sanarak düştüğü
yerde "bunu köpekler parçalasın biz şunları halledelim" diye gülüşerek
bırakmışlardı.

Güçlükle doğrularak bir ağaca yaslandı. Karanlık yüzünden nerede
olduğunu bilmiyordu. Biraz sola dönünce, dolunayın deniz üzerinde
meydana getirdiği yansımayı fark ederek o yöne ilerledi."Karus'a kadar
dayanmalıyım" diye düşünüyordu sadece.

Tuarekler yaşlı Dragnon’un anlattıkları karşısında silahlanmış ve Roan
Kamp ta büyük gruplar halinde toplanmışlardı. En büyük klanın başkanı
ve en itibarlı savaşçı yenilmez Masthar yüksekçe bir kayanın üzerinde,
mızrağının ucunu sahilde demirlemiş heybetli Karus gemilerine doğru
yönelterek bağırdı.
“Kardeşlerim, bugün bizi dışlayan, eziyet eden, öldüren ve sevgi ile
uzattığımız eli kesip paramparça eden insanlara bedel günü. Bir tekiniz
bile geri kaçarsa onu kendi ellerimle cezalandıracağım. Haydi”

Patos’un laneti o gün yerine geldi. İnsanlık artık bir daha birleşemeyecek gibi ikiye bölündü.

Logos mahzun gözlerini yarattıklarından kaçırarak gökyüzüne çevirdi.



[Resimleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]

••●●●[[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]][[Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.]][ [Linkleri görebilmek için üye olun veya giriş yapın.] ] ●●●••
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://graphicmax.yetkin-forum.com
 
Kinght Online Hikaye
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» lilo ve stitch oyunları

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
EglenceMax Paylaşım Forumu :: - -¤--^] (Online Oyunlar) [^--¤- - :: Knight Online-
Buraya geçin: